19/1/2009

>> Popülasyon Genetiği Nedir

Popülasyon genetiği, popülasyonlardaki fertlerin benzerlik ve farklılıklarının kaynaklarını araştıran bir genetik altdalıdır.
Dört ana madde üzerinden yola çıkarak araştırmalar yapar; doğal seçilim, gen havuzu, mutasyonlar ve gen devamlılığıdır.

Genetik, hasta kişinin kendisi kadar ailesi ve yakın akrabaları ile de ilgilenmesi yönünden tıptaki diğer disiplinlerden biraz farklılık göstermektedir.
Medikal genetik, bir olguda doğru tanıya ulaşmakla kalmaz, aynı zamanda diğer aile üyelerinin genotipleini de belirlemeye ve hem hasta kişinin anne-babasındaki hem kardeşlerindeki hem de daha uzak akrabalarındaki tekrarlama risklerini değerlendirir

 

Ayrıca bu riskler sadece aile üyeleri ile direkt ilişkili olan kişilerin genotiplerinden değil, evlenerek bu aileye giren genel popülasyondaki kişilerin genotipleri ile de etkilendiğinden, genetik danışma işini yapan kişi, farklı popülasyonlardaki spesifik genotipleri de dikkate almak zorundadır.

Bu nedenle hem doğru bir klinik tanıya ulaşmak hem de tekrarlama risklerini belirlemek için değişik etkenler birlikte incelenmelidir. Örneğin, incelenen olgu ve ailesinin kökeni, o popülasyondaki ilgili genin görülme olasılığı, aile öyküsünde akraba evliliğinin olup olmaması genetik danışma sırasında incelenmesi gereken özellikleriden bazılardır.

Popülasyon genetiği, toplumlarda genlerin dağılımını ve bu gen frekanslarının nasıl korunduğu ya da değiştiğini inceleyen bir bilim dalıdır.

Popülasyon genetiğinde, toplumun gen havuzu incelenmekte olup bu incelemelerde toplumlardaki hastalıkların dağılımı ve sıklığını belirleyen çeşitli genetik ve çevresel faktörler arasındaki ilişkiyi değerlendiren epidemiyoloji kurallarından yararlanılır. O nedenle son zamanlarda ‘genetik epidemiyoloji’ diye ayrı bir bilim dalı da ortaya çıkmıştır. window.google_render_ad();

 

19/1/2009

>> Biyolojik Geri Besleme

İnsan vücudu asla bize klasik anatominin öğrettiği gibi değildir. Klasik anatomi, bize canlı vücuduna ait kabataslak bir şema verir, bu şemanın bazen gerçeğe uymadığı anlar olabilir. Organizmanın nasıl teşekkül ettiğini anlamak için bir kadavrayı açıp bakmak kafi değildir. Kadavrayı açmak suretiyle; iskeleti, organları ve kasları görebiliriz.

Ancak organizmanın işleyişine ve organların birbirleriyle koordineli çalışmalarına dair bilgilerimiz son derece kısıtlıdır. Canlı vücuduna, mükemmel bir hassasiyetle yürütülen ve homeostasis denilen bir fizyolojik denge mekanizması yerleştirilmiştir.

Bu denge sayesinde hayatımızı sürdürürüz, fakat Yaratıcı’nın sonsuz ilim ve kudretiyle kurmuş olduğu ve her an müdahalede bulunduğu halde farkında olmadığımız homeostasiyi sağlamak görüldüğü kadar kolay değildir. Bu iş için, milyarlarca hücre, yüzlerce organ iş birliği halinde bütün güç ve kabiliyetleri ile çalışmaktadırlar.

Tıbbın ulaştığı bunca imkanlara rağmen bırakın bu dengenin hassas mekanizmasının anlaşılmasını, hala bir kromozom üzerindeki genlerin karşılıklı münasebetlerine ait bilgiyi bile tam olarak okuyamamaktayız. İnsan Denen Meçhul adlı kitabıyla Nobel Tıp Ödülü alan Dr. Alexis Carrel, kitabında bu konuda şunları söylüyor:

Ne Sezar’ın ihtirası, ne Newton’un tefekküre dalışı, ne Beethoven’in ilhamı, ne de Pasteur’ün hararetli gözlemleri, dokuların beslenişindeki sırrı açıklayamamıştır. Buna rağmen, bilim adamları bir an olsun durmadan çalışmakta ve her geçen gün insan vücudu hakkında yeni yeni bilgiler elde etmektedirler.
Son yıllarda homeostasiyi sağlayan mekanizmalardan biri olan “feedback (geri-besleme) mekanizması” şeklinden yararlanılarak “biyo-feedback (biyolojik geri-besleme)” adı altında yeni bir tedavi şekli ortaya atılmıştır. Biyolojik geri-besleme, insan vücudunda olan bir biyolojik işleyişin kopya edilmesi ile geliştirilmiştir.

Izdıraplarımız, neşelerimiz ve dünyanın telaşı ne olursa olsun, organlarımızın temposu pek az değişir. Hücrelerimiz işlerine hiç şaşırmadan devam ederler, iç durumlarımızda büyük bir istikrar vardır. Bir örnek verecek olursak; kan, büyük basınç ve hacim değişikliklerine uğramaz. Hazım sırasında kan, litrelerce suyu mideye, bağırsağa, karaciğere ve pankreasa verir.
Şiddetli kas hareketleri gerektiren bir idmanda, bir boks karşılaşmasında, ter guddelerinin çok çalışmasıyla bol miktarda su kaybedilir. Dizanteri ve kolerada bağırsak mukozaları su kaybettiği için hacmi küçülür. Su kazançları ve kayıpları, kan kütlesinin ayarlayıcı mekanizmaları (feedback) ile tam olarak telafi edilir.

Acil durumlarda da vücut hemen dengeye ulaşmak ister. Çok fazla ışıkta göz bebeği küçülür, karanlıkta daha fazla ışık almak için göz bebeği büyür. Deri kesilmelerini ve çatlamalarını azaltmak için ter salgılanır. Kanamayı azaltmak için kan damarları büzülür. Mide ve bağırsaklar sindirim sırasında enerji tüketimini azaltmak için yavaş çalışırlar. Kalp hızlanınca, kan basıncı artar.

Normal olarak stresli ve heyecanlı bir hadise bitince insan rahatlar. Biyolojik geri-beslemenin temelinde de bu yatar. Her hastalık veya rahatsızlığın bir sebebi vardır. Bu sebep bir mikrop olabildiği gibi bir stres de olabilir. Bu stres ortadan kalkınca hastalık da ortadan kalkar. Karanlık dar bir sokakta yürüyorsunuz ve size doğru gelen bir ses işittiniz. Korkarsınız, kalp atışlarınız hızlanır, hemen çeşitli hormonlar (ACTH, kortizol, adrenalin vb.) salınır. Vücut tehlikeye karşı hazırola geçer. Oradan kaçtığınızda veya uzaklaştığınızda gevşersiniz. Çünkü tehlike geçmiştir. Rabbimi-zin, vücut makinemizi korumak ve istikrarlı çalışmasını temin etmek üzere koyduğu bu sistem olmasaydı, düşmanımıza karşı nefs-i müdafaa yapamazdık, sıcakta yanar, soğukta donardık. Birine kızınca vücudunuz kavga haline geçebilir. Yumruklar sıkılır. Eğer kızdığınız kişi patronunuzsa kızgınlık hissini gözardı edersiniz. Yine trafikte sıkışıp kaldınız, dakikada 10 metre ilerliyorsunuz. Kızıyorsunuz, ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Uzmanlara göre; vücudun bu şekilde tekrar tekrar aktif hale gelmesi, vücut fonksiyonlarının bazılarının kalıcı olarak aktif kalmasını sağlar. Neticede organlarımız demirin eğelenmesi gibi hasar görür ve rahatsızlıklar ortaya çıkar. Biyo-feedback, ağrı, hastalık ve strese karşı vücudun bu aktif durumlara verdiği cevabı düzenleyen bir sistemdir. Kötü bir öğrencinin, güleryüzlü bir öğretmenle arıza çıkarmadan yetiştirilmesi ve başarılı bir piyano ustası olması gibidir.

1990-2000 yılları arası Amerika’da “beynin 10 yılı” ilan edilir. Maksat beyinle ilgili araştırmaları teşvik etmektir. Bi-yo-feedback, mind-machine (ışık ve sesle beyin simülas-yonu yapan cihaz) ve CES (beyindeki elektirik sinyallerini kaydetmek için cihaz) ile ilgili araştırma konuları ilk göze çarpanlardır. Son 20 yıldır Japonya, Kanada, Fransa ve Amerika’da biyolojik geri-besleme tedavisi büyük gelişmeler göstermiştir.

Hiperaktif (aşırı hareketli) bir çocuk düşünün, onu durdurmak mümkün değil. Okul ödevlerini yapmıyor. Dikkati dağınık. Komşuları tarafından hep şikayet ediliyor. Bilgisayara bağlı biyo-feedback cihazı ile çocuğa özel oyunlar oynatılıyor. Birkaç ay sonra çocuğun daha sakin, uysal ve okulunda başarılı olduğu görülüyor. Bu bir mucize mi? Hayır. Özel oyun ve cihazlarla, çocuğun beynindeki dalgalar eğitilmiştir.

Feedback Nedir?
Pozitif ve negatif olmak üzere iki tip feedback (geri-besleme) mekanizması vardır. Negatif feedback, için en meşhur örnek, termostattır. Isıtıcının ayarını 30 °C’ye ayarlarsanız, bir müddet sonra ısı 30 °C’ye ulaşınca termostat kapanır. Isı 30 °C’nin altına düşünce tekrar çalışır. Odanın sıcaklığı uygun bir derecede tutulur. Vücudumuzun ısısı da benzer bir sistemle kontrol edilir. Vücudun su ihtiyacı arttığında böbrek kanalcıklarında suyun geri emilmesi artar, su ihtiyacı giderilince geri emilim normale döner. Vücudumuzda bunun gibi yüzlerce mekanizma mevcut olup, biz farkında olmadan çalıştırılan bu mekanizmalar sayesinde hayatımızı sürdürürüz. Mesela, aşırı ısınıp yanmaktan veya üşüyüp donmaktan korunuruz, kanımızdaki oksijen ve şeker seviyeleri her an kontrol edilir ve eksilince takviye yapılır.

Pozitif feedback ise biraz farklıdır. Mesela; mikrofonu ele alalım. Mikrofon sesi önce toplar, daha sonra sesi yükselticiye gönderir ve ses artmış olarak geri döner.
Biyolojik sistemlerde bilhassa negatif geri-besleme sistemi çalışır. Sıcaklık, hormon ve şeker seviyesi böylece dengede tutulur. Şekerli besinler alınca pankreastan insü-lin hormonu salınır, şekerli besin sindirildikten sonra pankreastan başka bir hormon olan glukagon (kan şekerini yükselten hormon) salınır. Böbrek üstü bezinden salgılanan adrenalin hormonu ise ihtiyaç sırasında, kandaki şekerin yakılmasını temin eder. Böylece şekerin karaciğer, kan ve kaslardaki dengesi ayarlanır. Bu geri-besleme sistemi ile şeker seviyesinin belirli bir aralıkta kalması sağlanır. Pozitif geri-besleme vücudumuz için zararlı olabilir. Bir elma yediğinizi düşünün. Pankreas şekeri görünce daha fazla glukagon salgılıyor (mikrofon örneği). Sonuç, şeker koması ve ölüm…

Vücudun pozitif geri-beslemeyi kullandığı yerlerden biri sinir sistemidir. Beyin kendine gelen sinyalleri artırarak cevaplar (amplifikatör gibi). Böylece çok hafif sesleri işitmek, çok zayıf ışığı fark etmek veya çok hafif kokuları bile duymak mümkün olabilmektedir.

Genetikçilerin ve psikoterapistlerin aksine bazı bilim adamları, ağrı ve stres gibi durumların geribesleme mekanizmasının bozulması sonucu oluştuğunu iddia etmektedirler. O halde ağrı nedir? Ağrı nörolojik bir vakadır. Duygusal bir ifade olan ağrı birçok mesajlar taşır. Beyin tehlikeli olarak algıladığı şeyleri kimyevi ve biyolojik (makrofajlar, mast hücreleri gibi) birimleriyle yok etmeye çalışır. Bozulan geri-besleme sistemi tamir edilince ağrı da ortadan kalkar.

Biyolojik Geri-Besleme Nasıl Keşfedildi?
Kalp ritmi, solunum frekansı ve kan akımı, çok sıkı bir denetim altındadır. Denetimi yapan Yaratıcımızın bizim için programlayarak yerleştirdiği otonom sinir sistemidir ve isteğimiz dışında çalışır. 1960′da ünlü fizyolog Neal Miller, otonom sinir sisteminin sıkı kontrolü altında olan biyolojik fonksiyonlarda manipülasyonlar yapılabileceğini söyler.

Pavlov, yaptığı köpek deneyi ile şartlı refleksi açıklamıştı. Miller daha ileri gider ve hayvanın tükürük miktarını, az veya çok düzenleyebileceğini söyler. Daha sonra yapılan deneylerle de bu gösterilir ve biyo-feedback kavramı doğar.

Psikoterapide Biyolojik Geri-Besleme Nedir?
Fizyolojik fonksiyonların, irade terbiyesiyle kontrolünü öğreten bir tekniktir. İnsanlar, böylelikle sağlıklarını, performanslarını sürdürür, artırır veya rahatsızlıklarını azaltırlar.
Bunun için bazı aletler kullanılır. Bu aletlerle, vücuttaki sinyaller bilgisayar ekranına aktarılabilir. Bu sinyallerin değerlendirilmesiyle, biyolojik geribesleme terapistinin de yardımıyla, hastanın arzusu üzerine sinyaller değiştirilir. Bu metodun tekrar tekrar uygulanmasıyla fizyolojik model istenen seviyelerde tutulur.

Tatbik Sahaları
Biyo-feedback, inkılap niteliğindeki bir tedavi şeklidir ve istikbalin tedavisi olarak adlandırılır. Tatbikat sahaları çok geniştir ve her geçen gün bu alanların sayısı artmaktadır. Günümüzdeki başlıca tatbik sahaları şunlardır.
1. Stress
2. Kronik yoğunluk sendromu
3. Depresyon
4. Fobiler
5. Panik sendromu
6. Obsesiflik
7. Alkolizm gibi bağımlılık
8. Migren
9. Sırt ağrısı
10. Hipertansiyon
11. Spastik kusurlar
12. Astım
13. Alerjik hastalıklar
14. Uykusuzluk
15. idrar yolu bozuklukları
16. Raynaud hastalığı

Biyolojik geri-besleme, hastalık tedavisinin yanında, eğitimde de kullanılır. Kanada ve Japonya’da olimpiyatlara katılan oyuncuların performansını en üste çıkarmak için biyo-feedback tedaviden faydalanılmaktadır. Okullarda, eğitim ve iletişim sahalarında da kullanılır.

Biyolojik Geri-Besleme Türleri
Galvanik deri direnci (GSR), Elektriki deri cevabı (EDA), Elektroencephalografi (EEG), Termal (TEMP), Elektrom-yografi (EMG) ve nöro-feedback türleri vardır.

GSR ve EDA gibi elektroderma tedavide, deriye elektrik akımı verilerek derinin direnci ölçülür. Ter bezleri aktif ise direnç azalır. Ter bezlerinin aktif veya inaktif olması sempatik sinir sisteminin aktifliğinin bir göstergesidir.

Yine GSR ile iki kalp atışı arasındaki deri direnci ölçülür. Bu, eski yalan makinelerinin modern bir versiyonudur. Bilgilerin bilgisayara girilmesiyle hissi durum ile sempatik sistem arasındaki karşılıklı münasebet anlaşılır.

EMG’de ise kaslardaki elektrik aktivitesi ölçülür. Bu usul sporcuların kas gücünün artırılmasında kullanılır. Nöro-feedback’te (sinirsel geri-besleme) beyindeki elektrik dalgaları, TEMP’de ise el ve ayak parmaklarının ısısı ölçülür. Buralardaki ısı, damarların genişlemesi ve daralmasıyla orantılıdır. Damarlar genişleyince ısı artar, damarlar da-ralınca ısı azalır. Böylece kişinin hissi ve fiziki durumu ile ilgili bilgiler toplanır. Dolayısıyla da sempatik sistem hakkında fikir edinilir. Kişiyle bir sohbet yapıldığında parmak uçlarındaki ısı dakika dakika değişmektedir. Tartışmalı ortamlarda damarlar daralmakta ve ısı düşmektedir. Rahat ve güvenli durumlarda ise ısı artmaktadır.

1943′te Mittelmann enteresan bir neticeyle karşılaşır. Normalde korkan bir kişinin parmak ısısı düşmektedir. Ancak korku hali olduğu halde, kişi güvende olduğunu hisseder ve kendine güvenirse parmak ısısı düşmemekte aksine artmaktadır.
Migren hastalarının çoğunun el ısıları 25-30 °C’dir. 1972′de Sargent, migren hastalarına ellerinin ısılarını artırmalarını söyler. Hastalarının % 85′inin migren ağrıları dinmiş veya azalmıştır.

Hastalara sakin bir sesle “ellerin ısınıyor!, ellerin ısınıyor!, ellerin ağırlaşıyor!…” denildikçe hastalarda bir rahatlama olmuş ve ağrıları azalmıştır. Bu durum bittiğinde eller tekrar soğumaya başlamıştır.

Biyo-Feedback Tedavisi Nasıl Uygulanır?
Süre üç hafta kadardır. Her seans 30-50 dakika olup, ortalama 20-40 seans yeterlidir. Fizyolog, psikolog gibi uzmanlarca uygulanan tedavi, insan psiko-fizyolojisinin kontrolü için kullanılır. Cerrahi müdahale için bile bu teknik kullanılarak anestezi tesirinin oluşabileceği iddia edilmektedir. İlaçlar gibi yan etkisi yoktur.
Biyo-feedback sadece bir tedavi metodu değildir. Özellikle eğitim alanlarında beynimizin öğrenme mekanizmasının bazı özelliklerinin tespit edilmesiyle çok daha hızlı ve kalıcı öğrenme, hafızayı güçlendirme gibi yolların geliştirilebileceği düşünülmektedir.

19/1/2009

>> Epifiliz ( Üçüncü Göz )

Omurgalı canlıların “üçüncü göz”ü beynin ışığa hassas bir kısmıdır. “Gerçek” gözlerden farklı olarak “üçüncü göz” görme olayına karıştırılmaz. Biyologlar söz konusu bu göze pineal, pineal gözü, pineal organı ya da beyin epifizi demektedirler.

Fosillerin ve günümüzdeki canlı türlerinin ilk omurgalılardan insana, kadar incelenmesi, epifizin beynin bir kısmının bir tür tomurcuklanması olduğu fikrini uyandırmıştır. Kafatası çeperi ile örtülü olsun ya da olmasın epifiz memeli olmayan canlılarda doğrudan, memeli canlılarda da dolaylı olarak ışığa hassas bir özellik arzetmekledir.

Epifizle ilgili neler biliyoruz ve canlılar ışığa hassas böyle bir organdan ne gibi bir fayda görürler? Epifizin insan vücudundaki varlığı, Antik dönemde bile biliniyordu. Descartes’a göre bu, vücutla ilgili bilgilerin alındığı ve vücudun kontrol edildiği bir merkezdir.

19. yüzyılda omurgalı canlılarda yapılan mikroskobik araştırmalara klinik gözlemler ve deneyler de yardımcı olmuştur. 20. yüzyılın ortalarına doğru, epifizi inceleyen araştırmacılar bunu nadir bir durum olarak kabul ettiler. 1959’da, epifızin salgıladığı ve melatonin denilen bir molekül keşfedildi.

Bazı türler epifize ilaveten bir oluşuma sahiptirler: Taşemen balığının ve diğer bazı balıkların parapineal organı, kurbağagillerin alın organı ve sürüngenlerin yan organları gibi. Balıkların, kurbağagillerin, kaplumbağaların ve kertenkelelerin pineal organında gözdekilere çok benzer yapıda ışığa duyarlı hücreler bulunur. Bu hücrelere “ışık alıcıları” (fotoreseptör) denir.

EPİFIZİN VAZİFELERİ

Epifızin özellikle gece salgıladığı melatonin, canlılara gündüz ve gece sürelerini bildirir; böylece günlük çalışma ritmini, deri renginin değişmesini, üreme faaliyetinin ritmini kontrol eder.

Melatonin molekülünün salgılanma süresi gecenin süresine, ışığın yoğunluğuna ve tayf durumuna bağlıdır. Epifiz, melatonin aracılığıyla, soğukkanlı hayvanların vücudunu örten derinin renk değişimini başlatır. Balık ve kurbağagillerin yumurtalarında ve bazı yetişkinlerinde, sırt derisinin rengi, geceleri gözle görülecek şekilde netleşir.

Mesela turna balığı gündüz daha koyu renkte olup geceleri rengi daha açıktır. Diğer araştırmalar, kurbağagillerdeki ve kuşlardaki epifizin, ısı düzenlenmesinde rolü olduğunu göstermiştir. Memeli hayvanların bazılarında epifiz ameliyatla çıkarıldığında kış uykusuna girme ve bunu devam ettirme kapasitelerinin azaldığı görülmüştür.

Ayrıca melatonin, kertenkelelerde vücut ısısını aşağıya düşürür, serçenin iç ısısını azaltır ve sincaplarda kış uykusunun etkisini ve süresini artırır. Bazı kuşlarda melatonin günlük ritimleri eşzamanlı hale getirebilir veya değişikliğe sebep olabilir.

Memelilerin dinlenme ve hareket zamanlarının düzenlenmesinde, kortizol ve prolaktin gibi hormonların sentezinde epifiz etkili bir rol oynar. Birçok canlı türünde üreme faaliyeti günün süresine, ışığın geliş durumuna bağlı olarak düzenlenir.

Memelilerde bu konuda en çok araştırma Hamster türü dağ faresi ile koyunlarda yapılmıştır. Uzun günlerde, kısa süreli melatonin salgılanması bu farelerde üreme faaliyetini teşvik etmektedir… Birçok canlıda kış mevsiminde görülen tüylenme şekli gün ışığının süresine bağlıdır.

İNSANDA MELATONİN

Normal, sağlıklı insanlarda, kış ve yaz mevsimlerinde melatonin salgılanma seviyelerinde farklılıklar vardır. Görme özürlü insanların birçoğunda melatonin salgılanmasında bir ahenksizlik hâkimdir. Psiko-maniakdepresif (PMD) ruhi rahatsızlığı bulunan kişiler sağlıklı insanlara nazaran zayıf ışığa karşı bile çok hassastırlar.

İnsanlarda melatonin salgılanması ve bunun seviyeleri gündüz ve geceye bağlı olarak ahenkli bir değişim gösterir. Çocukluğun ilk senelerinde salgılanan melatonin miktarı yüksek iken yaş ilerledikçe bu miktar azalmaktadır.
Bazı araştırmalarda, kadınların aybaşı dönemlerinde melatonin salgılanmasının değişikliğe uğradığı, benzer şekilde depresyon rahatsızlığı olan kişilerin melatonin seviyelerinde düşüş olduğu tespit edilmiştir. Psiko-manyak-depresif rahatsızlığı olan kişiler depresyon ilaçlarını aldığında, melatonin salgılanma oranı artmaktadır.

İnsanların biyolojik sisteminin doğru çalışması, kişilerin ardışık olarak uygun miktarda gündüz ve gece periyotlarına sürekli girmesine bağlıdır. Bundan dolayıdır ki, Yüce Yaratıcı gündüz ve geceyi yaratmıştır ve Yüce Kitabında, gündüz ve geceyi ardı ardına birbirine taktığını, geceyi istirahat, gündüzü de çalışma vakti olarak düzenlediğini beyan etmiştir.

Eğer insanlar hızlı bir şekilde gündüz ve gece periyotlarından çıkıp, biyolojik sistemleri anormal gündüz ve gece periyotlarına aniden maruz bırakılırsa, biyolojik yapıları birtakım rahatsızlıklarla karşılaşır.

Bu rahatsızlıkların giderilmesi gayesiyle melatonin üzerinde araştırmalar yapılmaktadır. Mesela doğu-batı yönündeki uçak seyahatlerinde uykusuzluk veya körlük gibi ritim bozuklukları oluşur. İnsanda melatoninin gördüğü fonksiyonlarla ilgili birçok husus halen karanlıkta kalmış olup melatoninin salgılandığı Epifiz, bütün yönleriyle daha fazla keşfedilmeyi beklemektedir.

19/1/2009

>> Ayaklarımız ve Özellikleri

Ayaklarımız 26 kemik, 114 bağ ve 20 kastan oluşuyor. Onlarla dünyayı, yaşamımız boyunca yaklaşık olarak 2,5 defa turluyoruz. Ayaklarımızın yapısını ve nelere katlanmak zorunda olduklarını biliyor muydunuz?

Ayak, bir sanat eseri

Ayakları kimse takdir etme­se de, istatistikler ediyor. Beşikten mezara kadar, yaklaşık 150 milyon adım atıyoruz. Yaşam boyunca, ortalama 100.000 kilometre yürüyo­ruz, bu da yaklaşık olarak dünya et­rafında 2,5 tur anlamına geliyor. Günde yaklaşık 3 kilometre yol yürü­yen ortalama bir insan için oldukça etkileyici bir performans.. . Ancak, garsonlar, postacılar, gezginler ya da uzun mesafe, yürüyüş yapanların al­dığı günlük mesafe rahatlıkla bunun iki veya üç katına çıkabiliyor.

Kadavralar üzerinde araştırmalar yaptığı için konu hakkında bilgisi olan doğa araştırmacısı Leonardo da Vinci, "Ayak, 26 kemik, 114 bağ ve 20 kastan oluşan bir sanat eseridir" demişti. Anatomik olarak bakıl­dığında bu sanat eserinin temel yapı­sını, 7 bilek kemiği, 5 tarak kemiği ve 14 parmak kemiği oluşturuyor. Bu kemikler iç içe geçmiş iki kemer şek­linde: biri ayağın uzunluğu yönünde, ikincisi de ayağın ön bölümünde eni­ne doğru... Çok sayıda bağ ve kas ki­rişi, tüm bu parçaların birbirine bağ­lanmasını ve birlikte çalışmasını sağ­lıyor. Bir eldiven gibi hareketli ve es­nek, ama aynı zamanda sağlam ve dengeli olmak gibi birbirine tama­men zıt iki temel işlevi ancak bu şekilde gerçekleştirebiliyor. Ayrıca, dengede durma eylemi için birçok canlı dört desteğe ihtiyaç duyarken, insan iki ayaküstünde durabiliyor.

Hareket halindeyken inanılmaz şeyler yapabiliyor. 100 kiloya varan ağırlığı, topuklardan eklem kemikle­rine aktararak yay görevi görüyor. Topuk, derialtı yağ dokusuna bağlı bulunan odacıklarla dolu bir bağ ve yağ dokusundan oluşuyor. Bu yapı­sıyla, yürüme sırasında serbest kalan hareket enerjisini frenleyen yüksek nitelikli tampon görevi görüyor. Dok­torlar, dünyada ayak kadar hassas ve güvenilir bir şekilde fren yapabilen başka bir sistemin (ABS de dahil) da­ha bulunmadığını belirtiyorlar.

 

Ayaklarımızın taşıdığı yük

Yürüme sırasında sadece beden ağırlığını taşırken, koşma sırasında yaylanarak beden ağırlığının iki ya da üç katına fırlatması gerekiyor. Bu hareketi, maraton koşusunda ayak başına 12.000 defa yapabiliyor. Meksika'da yaşayan Tarahumara Kızılderilileri'nin koştuğu süper ma­ratonda, ayaklar 36 saat boyunca hiç durmuyor. Ve onlar daha birçok şe­ye dayanıyorlar. Kaleciler, kale önünde topa vurup, hızını saniyeden bile daha kısa bir sürede 120 km/s'ye çıkararak 90 metre uzaklığa fırlattıklarında acı bile hissetmiyor. Paten kayan bir kişi 60 km/s hızla virajı dönerken ayağa, daha doğrusu 1,3 santimetre enindeki kızakların üstüne 650 kilogram basınç uygulu­yor. Ayak, yüksek atlama yapan at­lete, çıtanın üstünden heyecan verici atlayışlar, balerine de parmaklarının üstünde nefes kesen dönüşler yaptırtıyor. Tenis oyuncusunun zıplama hareketi, kikbokser'ın hızlı tekmele­ri, jimnastikçinin artistik denge hare­ketleri onlar olmadan gerçekleşe­mezdi.

Canlıya destek veren bu organlar sadece yürürken, hoplarken, dans ederken ya da koşarken de ağır çalış­mak zorunda. Normal ayakta durur­ken bile sürekli hareket ediyor, öne, arkaya yana eğiliyor ve bu sırada be­denimizin ağırlık noktasını sürekli değiştiriyoruz. Bir de, genellikle pürüzlü zeminde hareket ettiğimiz ya da engeller üzerinden geçmek zorunda olduğumuz düşünülürse... O anda burnumuzun üstüne düşmememiz için, ayağımız yıldırım hızıyla tepki vermeli ve yeri güvenli kavramalı.

Ayak tabanında bu işleri yapmak­la görevli yüzlerce sinir re­septörü var. Beynimi­ze,    ayakların bulunduğu yer ve zeminin nitelikle­riyle ilgili sayısız bilgi gönderiyor. Kafatasının içindeki bilgisayar da, ayaktaki ve bacaktaki kasları hareke­te geçirerek, doğru pozisyonu alma­mızı sağlayan belirsiz sinir sinyalleri gönderiyor.

Gıdıgıdı cezası

Ortaçağ'da, ayakların duyarlı ol­masından yararlanılarak insanlara cezalar veriliyordu. Cezalandırılacak kişinin ayaklarını, ortasında iki tane delik bulunan tahta levhanın arasına kilitliyorlar, sonra da saman çöpleriyle gıdıklıyorlardı. Çok kötü bir iş­kence olmalıydı.

Ateş üstünde yürüyebilir miyiz?

Son birkaç yıldır, çeşitli korkular­dan kurtulmak, motivasyonu artırmak ve "içerdeki ben"i bulabilmek için özel seminerler ve yöneticilik kursla­rında, yanan kömürlerin üstünde yü­rüyebilme hünerini geliştirmek çok moda. Bu, ruhun maddeye karşı bir zaferi mi yoksa bir mucize mi? Max-Planck Enstitüsü'nden bilim adamları bu ilginç olayın sırrını uzun süre önce çözmüşler. 900 santigrat derece yeri­ne 440 santigrat dereceye getirilen kor sıcaklığı, ayakların altında 100 santig­rat derece olarak hissediliyor. Bu sı­caklık da, önceden antrenman yapma­sa da herkesin kısa bir süre için dayanabileceğ i bir sıcaklık.

 Aşırı yük

Aydınlanmanın dinlenmek bilme­yen filozofu Jean-Jacques Rousseau "Ruhumun hareket etmesi gerekti­ğinde, bedenim de hareket halinde olmalı" demişti. Peki biz durmak bil­meyen ayaklarımıza nasıl teşekkür ediyoruz? Günün üçte ikisinde sağ­lıklı olmayan, koyu renkli, iyi havalandırılmamış deri, kumaş ya da sen­tetik malzemelerden yapılan ayakka­bılar giyerek... Ya da onları spor ya­parken bileğimizi incitip, kas liflerini yırtıncaya, sinir uçları iltihaplanıp kemiklerin ağrısından ağlayıncaya kadar yorarak. Aslında çok dayanıklı olan yürüme aracımızın gücü bir gün, bir yerde tükenebiliyor. Doktor­lar, "halux valgus"tan şikâyetçi olan insan sayısının hızla yükseldiğine işaret ediyorlar. Bu rahatsızlık, özel­likle kadınların ayaklarını sivri uçlu ve dar ayakkabılara sıkıştırmaya ça­lışmaları sonucu ortaya çıkıyor. Ayaklar, kadınların, özellikle de yeni modayı takip eden gençlerin hoşlan­dığı şeylerden; yani yapısını bozdu­ğu, eklemlere, tabana ve parmaklara zarar verdiği için doktorların ısrarla uyardıkları apartman ya da yüksek topuklardan nefret ediyorlar. Uçları büyüyen parmaklar, çekiç parmaklar, nasniar, tabanı çökmüş, çarpık ya da düztaban ayaklar sık görülen şikâyet­ler... Bunlar, uygun olmayan ayakkabıların giyildiği çocukluk dönemin­den kaynaklananlar. Bir de, ilerleyen yıllarda yaşlılık nedeniyle ortaya çı­kan şekil bozuklukları görülüyor.

 

Sahilde çıplak ayakla...  Ayaklar kendilerini, rahatsız ayakkabılardan kurtularak kaldırımlardan uzaktaki kıyılarda, kumların üzerindeyken çok özgür ve rahat hissediyorlar. Doktorlar, ayak sağlığı için bu dinlenme programını daha sık öneriyorlar.

Aşırı yüklenildiği için, ayak rahat­sız olmaya başlayınca, bundan bütün beden etkileniyor. Dizlerde ağrı baş­lıyor, sinirler iltihaplanıyor, sırt ağrıları başlıyor. Bu şikâyetleri sporcular yaşadıkları zaman, doğrudan performansları ve bununla birlikte ruh sağlıkları etkileniyor. Kondisyon sporlarıyla uğraşanların neredeyse yarısının ayaklarında şekil bozukluğu görülü­yor. Ve sporcular, ayak sağlığını ko­rumak bir yana, kötüleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Onlara işkence yapmak yerine daha çok ilgilenilmeli. Ne de olsa insanları, canlı­ların hakimi yapan ayaklan... Laetoli'de (Tanzanya-Afrika) bulunan fo­sil izleri, 3,5 milyon yıl önce yaşayan ve iki ayaküstüne kalkarak dünyaya hükmetmeye başlayan insanların gü­cüne sessizce tanıklık ediyor.

Anatomik yapısı itibariyle insana en yakın canlı olan maymunlar için, ağaç tepelerinde ve dev ormanlarda en iyi hareket etmesini sağlayan araç ayakları değil, uzun parmaklan ve geniş taraklarıyla iyi kavramasını sağlayan elleri, yerdeki in­sanda ise ayaklar, ayakta durmayı, yürümeyi sağlayan ve destek niteli­ğindeki yürüme araçları. Kaza ile ellerini kaybeden insan­lar, yoğun egzersizlerle bu yeteneği kısmen tekrar kazanarak ayağıyla ye­mek yiyebiliyor, resim yapabiliyor ve yazabiliyor.

 

En çok yüklenildiği an...Balerin, ayakları üzerinde dans etmeye başlayınca, bedenin tüm ağırlığı 5 tane parmak üzerinde toplanıyor. Uzun yıllar çalışılarak kazanılabilecek bir yetenek,.. Ancak, bu başarı, çoğu zaman ağır ayak hastalıklarını da beraberinde getiriyor.

Hayran olduğumuz yetenekli ayaklar, şirin-küçük ayaklar, ayak fetişisti miyiz?

Ayaklar, ortama göre farklı nitelik­lerde olabiliyor. Bu, küçücük ayakları olan Eskimo örneğinde rahatlıkla gö­rülebiliyor. Uzun ayaklar soğukta da­ha çabuk donacaktır. Almanya'nın kuzeyi ve İskandinav ülkelerinde ya­şayanlar, Güney Avrupa'da yaşayan insanlara oranla daha büyük ayaklara sahipler. Amerika'nın Florida eyale­tinde yaşayan Matthey Mc-Grory dünyanın en büyük ayağına sahip. Özel yapılan 96 numara, 5 çift ayak­kabısının değeri 15.000 dolar değerin­de. Spor dünyasının dev ayakları, ge­nellikle en küçük ayaklı insanlardan oluşuyor. Ayakkabı numarası 42 ve daha altında olan futbolcular en kuv­vetli ayaklara sahip.

Küçük ve zarif bir kadın ayağı, hoş bir ayakkabı içine girdiği zaman, bazı insanlar ayak fetişisti bile olabiliyorlar, Goethe bunlardan biriydi. Şair bir yazısında "Güzel ayakları olan yaşlı bir kadına bakıldığında bi­le insanın içinden ayakkabısını öp­mek geliyor" diyordu. İsveçli yazar August Strindberg, kadın ayaklarını o kadar çok seviyordu ki, ayaklar on­da psikolojik bağımlılık haline gelmişti. "Bir Çılgının Savunması" adlı eserinde bu sorununu edebi olarak çözmeye çalışmıştı. "Bir deli, burnu yerde 'bir av köpeği' gibi kadın izini takip ediyor" diyordu.

Ohhh... ayak kokuyor!

Bu olay, 19.yüzyılda yaşayan ve sevgililerinin ayakkabısından şam­panya içen aşıkların öykülerini hatır­latıyor. Her halde kimyagerlerin daha birkaç yıl önce buldukları bir gerçeği onlar bilmiyor, ama hissediyorlardı : Ayak teri, bileşim olarak genital or­ganlarda üretilen koku maddelerine benziyor ve dolayısıyla cinsel uyarıcı etki yaratıyordu.

Prens Külkedisi'nin nesini beğendi? Yoksa prens ayak şeyi miydi?

Ayakların erotizmine, Grimm'in yazdığı "Külkedisi" adlı masalda da değiniliyordu. Çirkin, aptal ve koca­man ayaklara sahip iki kız kardeş, prensin kalbini böyle kazanabilecek­ lerine inandıkları için ayak parmakla­rını kesmişlerdi. Ama masal onların lehine gelişmiyor. Geleneklere uyarak mutlu sonla bitmesi gerektiği için, genç prens seçimini, açgözlü, kötü kalpli üvey annesi tarafından pis işle­ri yapması için mutfağa kapatılan ve zarif, küçücük ayaklara sahip en kü­çük kız kardeş yönünde kullanıyor.

Çinliler kadınlarının bu  işkenceye katlanmasını neden istediler?

Ama asıl daha önce Gharles Perrault tarafından yazılan "Külkedisi"nde konu çok daha dikkat çekici ele alın­mış: Prens, Külkedisi Sindirella'nın küçücük altın terliklerinden, daha doğrusu onu süsleyecek zarif ayaklarından çok etkileniyor. Böylelikle çok eski bir güzellik idealini, yani küçük kadın ayaklarının daha çekici olduğu düşüncesini bir daha günde­me getirmiş oluyordu. Masalın böyle bitmesi, kuşkusuz bir rastlantı değil­di. Bu masalın kaynağı Çin'den geli­yordu. Ve orada, küçük kadın ayaklarına duyulan tutku, iç karartan bir gelenekle en üst seviyeye tırmandırıl­mıştı. Küçük ayaklara sahip olması için, üst tabakaya ait kadınların ayak­lan daha altı yaşından itibaren aşağı­ya doğru kıvrılıp bağlanıyordu. Daha sonra, her iki haftada bir iki santim daha kısa yeni ayakkabılar giydirili­yordu. 7,5 santimetre uzunluğa sahip ünlü lotus ayaklan böyle oluşturuyor­du. Kadınların küçük ayaklı olması­nın Çinli erkekler için birçok avantajı vardı: Bu ayaklarla kaçamadıkları ve çalışamadıkları için, onlar üzerinde rahatlıkla hakimiyet kurabiliyorlardı . Minik adımlarla yürüyebildiklerinden, vajina kasları çok geç yaşlara kadar çalışmış oluyor, erkekler de buna çok değer veriyordu.

Avrupalıların ayaklara bakış açısı daha farklı... Avrupa kültürüne göre, güzel bir kadın ayağının yüksek ke­merli olması gerekiyor. Öyle ki, ayak tabanı ile parmak uçları arasından ince bir su akıntısı, ayak derisine do­kunmadan rahatlıkla akabilmeli.. . Yüksek topuklu ayakkabılar, ayak köprüsünü istenilen yüksekliğe çıkar­tarak arzulanan çekiciliği yaratıyor­lar, özellikle de kaldırımda çıkardığı tak-tak sesiyle...

Aslında ayaklar tarih boyunca çok önemsenmişti. Eski tarihlerde savaş yapıldıktan sonra kazananlar boş ye­re ayaklarını yenilenlerin sırtına basmıyorlardı. Bu, büyük bir zafer gös­tergesiydi. Peki yenilen ne yapıyor­du, o da zafer sahibinin ayaklarına kapanıyordu. Günlük yaşamda da in­sanlar psikolojik savaşlar yaparken "birbirinin ayağına basmak" deyi­mini sıkça kullanıyorlar.

İnançlar ve ayaklar

Engizisyon döneminde kilise, bü­yücülük yapmakla suçladıkları kadınların sihirli güçlerini, ancak ayak­lan yere bastığında gerçekleştirebile­ ceklerine inanıyordu. Bunun için ca­dı, ölüm cezası uygulanarak yakılma­dan önce, yere basmaması için ateşin bulunduğu alana kadar bir arabayla götürülüyordu.

Papazlar, fakir insanların Tanrı önünde eşit olduklarını vurgulamak için onların ayaklarını yıkıyor.

              Bir­çok dinde tanrının evindeki kutsal zemine sadece çıplak ayakla basılabiliyor.  Tanrı, Musa'ya "Ayakkabılarını çıkar, çünkü üzerine bastığın yer, kutsal topraklardır" diyor. Bu nedenle birçok insan yılın belirli zamanlarında kutsal toprakları ziyaret ederek hac görevlerini yerine getiriyorlar.

Tanrıların izinden yürümek, ister bir inanç isterse de bir gelenek ol­sun, günümüzde de sürüyor. Hollywood'un en göz alıcı dönemlerinde sahnelerin kahramanı olan yıldızlar, arkalarında, Los Angeles'taki Hollywood Bulvarı'nda betona dökülmüş ayak izlerini bıraktılar. Hemen he­men her gün, gruplarca turist burayı ziyaret ederek, ayak izlerinin büyüsüne kapılıyor. Kim, ha­yatında bir kere Humphrey Bogart ya da Greta Garbo'unun ayak izlerine basmak istemez ki? 

Ayaklar ma­sa altında gizli dokunuşlarla ifade ederken de bu hassas yapısı çok işe ya­rıyor. Ayaklara masaj yaparken de öyle... Esoterik uzmanlarına göre, çok sayıda sinir, iç organlarımızı tabanımızdaki deriye bağlıyor. Mi­de ve böbreklerimiz, karaciğer ve pankreasımız, eklemler; hatta tek tek dişlerimi­zin hepsinin tabanı­mızda bir temsilcisi var. Masajla bu noktalar uyarılarak hasta organa iyileştirici sinyal­ler gönderilip, neredeyse tüm hasta­lıklar tedavi edilebiliyor. ..

19/1/2009

>> Beyin ve Beyin Hastalıkları

Kafatasının içinde, beyin zarlarıyla örtülmüş, beyazımtırak ve yumuşakça bir kitle durumundaki sinir organı. Duyum ve bilinç merkezini oluşturan beyin, insanları hayvanlardan ayıran en önemli organdır. Bu bakımdan insan beyni hayvanlarda görülmeyen bilinç, konuşma, sevinç, üzüntü gibi olayları da bir merkezdir.

Dış dünya ile olan maddi ve manevi bütün ilişkiler, duyular aracılığı ile beyne iletilir, orada değerlendirilir ve vücudun gerekli tepkiyi göstermesi ayarlanır. Gri ve beyaz hücrelerden oluşan beyin, kafatasının arkasında bulunan bir delikle omuriliğe bağlanır. Beyin ve omurilik, üç katlı koruyucu zarla (meninks) sarılıdır.

Beyne en yakın olan iç zar ile orta zar arasında beyin sıvısı denilen bir sıvı bulunur. Anatomik yapıdan beyin, beyin yarıküreleri, orta beyin, beyincik ve beyin sapından oluşur. Beyin yarıküreleri de “lop” denilen dört kısma ayrılmıştır.

Loplar, alın (frontal), yan (parietal), şakak(temporal) ve artkafa (oksipital) diye adlandırılır. Ayrıca loplar “girus” kıvrımlara ayrılır. Loplarda duyu organları aracılığıyla alınan duyuların yorumlanması (çiçek kokusu ile yemek kokusunun ayırt edilmesi gibi) ve kaslara hareket sağlayıcı uyarıcıların yapılması gerçekleşir (yazı yazmak için el ve parmaklara gerekli uyarıların verilmesi gibi). Beyin yarı kürelerinin üzerinde beyin kabuğu (korteks) denilen gri hücrelerden oluşmuş, kıvrımlı bir kısım vardır.
Beyin kabuğunun iç tarafı beyaz sinir liflerinden oluşmuş, çok yoğun bir tabakayla kaplıdır. Sinir lifleri sinir hücreleriyle beyin hücreleri arasındaki bağlantıyı kurarlar. Beyin kabuğunda duyularla ilgili belirli görevleri üstlenmiş bölgeler vardır; sözgelimi görme merkezi artkafa lobunun kabuğundadır.

Organlardan işlevleri fazla ve duyarlı olanlar için, beyin kabuğunda daha geniş bir bölge ayrılmıştır. Bu bakımdan beyin kabuğunda en geniş bölge el ve dudak hareketlerine uyaran bölgelerdir. Orta beyin, Varol köprüsüyle beyinciğin bağlantısını sağlar.
Beyincik, vücudun dengesini, kasların gerilmesini ve kaslar arasında uyumun sağlanmasını denetler. Beyin sapı denen omurilik soğancığında (bulbus) beyinden gelen sinirler omuriliğe geçerken yön değiştirirler; sağ yarıküreden gelen sinirler vücudun sol tarafını, sol yarıküreden gelenler de sağ tarafını denetler. Soğancıkta omurilikten gelen uyarılar alınır, ayrıca sindirim, solunum, dolaşım sistemlerine komutlar verilerek denetleme yapılır.

Beyinde, gelen uyarıların dağıtım merkezi olarak çalışan “talamus” ile, iç organların dış tepkilere göre çalışmasını ayarlayan, acıkma, susama duyularını harekete geçiren “hipotalamus” merkezleri vardır. Beynin çalışması, milyonlarca kablo görevi yapan sinir lifinin haber götürüp direktif taşıdığı, çok karmaşık bir telefon santralı gibidir. Bu kablolar arasında gerekli bağlantılar yine on binlerce küçük bağlantı merkezlerinde yapılır.

Sinir lifleri arasında elektrik akımı aracılığı ile haberleşme sağlandığı ilk defa İtalyan hekimi L. Galvani tarafından bulunmuştur. Beynin oksijen ihtiyacı oldukça fazladır. Vücut ağırlığının %2’sini kaplayan beyin, vücuda giren oksijenin %25’ini kullanır. Bu bakımdan beyne kan götüren ve getiren damarlar, diğer organlardakine göre, sayı bakımından daha fazla ve daha geniştir. Normal boyutlardaki yetişkin bir insanın beyin ağırlığı 1.500-1.600 gr.’dır. vücut ağırlığına göre insan beyni 1/50 oranında iken, en gelişmiş memelilerde bu oran 1/100’ü bulur.

Beyin Hastalıkları:

Beyinde görülen kanamalar,urlar, iltihaplanmalar vb. çeşitli hastalıklardır. En önemli organ olan beyinde görülen çeşitli hastalıkların vücudun başka bir yerinde önemli bozukluk yaratma olasılığı yüksektir. Kızamık, tifo, zatürree gibi hastalıklar sırasında, ya da göz, iltihaplanmalarında mikroplar beyne yayılarak beynin iltihaplanmasına yol açabilirler, buna beyin iltihabı (ansefalit) denir. Ansefalit, ölümle, psikolojik yetersizliklerle ya da felçlerle sonuçlanabilir. Kılcal damarların sertleşmesinden doğan beyin kanamaları daha çok yaşlılarda görülür. Şiddetli kanamalarda koma durumu, felç ya da ölüm görülebilir. Kan dolaşım sistemine katılan bir kan pıhtısı beyinde tıkanmaya neden olur, buna beyin ambolisi denir ve sonucunda felç görülür. Beyin damarlarının iç yüzeylerinin kanser vb. gibi hastalıklarla bozulmasından dolayı tıkanmalar da olabilir, buna beyin trombozu adı verilir. Çeşitli nedenlerle beyin dokusunda ya da beyin zarında urlar ortaya çıkarak, bulundukları yere ve neden oldukları rahatsızlıklara göre değişik belirtiler gösterirler. Hareketlerde görme, işitme gibi duyularda bozukluklar, baş ağrısı gibi belirtiler yapan urlar çoğunlukla ameliyatla alınır. Daha çok küçük yaşlarda beyine, beyin-omurilik suyunun birikmesinden ileri gelen “hidrosefali” görülür. Nedeni, beyin-omurilik sıvısının beyinden akmasını sağlayan yollardan birinin tıkanmasıdır. Düşme, çarpma, vurma gibi olaylar sonucu beyin sarsıntıları, ezilme, yaralanma ve beyin patlaması görülür. Kimi akıl hastalıkları doğrudan beynin yapısıyla ilgili değilse de, psikoz tipi hastalıklar beynin iyi çalışmaması sonucu ortaya çıkar. Bellek yitimi (amnezi) gibi hastalıklarsa beyin zedelenmesiyle ilgilidir. Bu bakımdan birçok akıl hastalığı son zamanlarda beyin cerrahisiyle iyileştirilmektedir.

Beyin İltihabı (Anseptik Menenjit)

Merkezi sinir sisteminin virüslerden ileri gelen hastalıklarına ansefalit adı verilir. Şiddetli baş ağrısı, ense sertliği ve ateş gibi belirtilerle başlar. Bu hastalığa kabakulak, herpes simplex, enfluenza, enfeksiyoz hepatit ve enfeksiyoz mononükleoz gibi virüsler neden olurlar. Kuduz virüsünün neden olduğu ansefalit ise öldürücüdür. Bu hastalığa, bakteriye rastlanmadığı göz önünde tutularak, cerahatli menenjitten ayırmak için aseptik menenjit adı da verilir. Teşhis için alınan beyin omurilik sıvısında, glikoz, normal hücreler yani lenfositler ve albüminin artmış olduğu görülür.

Lenfositler çok arttığı için lenfositik koriomenenjit adı verilen bir viral menenjit tipi daha vardır ki, grip gibi, salgın olarak görülür. Bu gibi vakalarda baş ağrısı, ateş, ense sertliği gibi menenjit belirtileri hafif olarak vardır. Hastalık genellikle 1-2 haftada semptomatik tedavi ile iyileşir.

Tedavide antiviral ve ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar kullanılır. Komada gibi baygın yatan hastalar hastanede bakıma alınır, kas kasılmaları şeklinde görülen konvülsiyonların hastaya zarar vermemesine çalışılır.

Beyin Kanaması

Serebral Hemoraji, İnme:

Beyin fonksiyonlarının birdenbire bozulmasına beyin inmesi veya felç denir. Bu bozulmaya neden olan olaylar beyin kanaması, beyin trombozu veya ambolisi gibi üç şekilde meydana gelebilir.

Beyin Kanaması (Serebral Hemoraji):

Damar sertliği ve tansiyon yüksekliği bulunan 50 yaşın üstündeki kimselerde birden bilinç kaybı ve inme şeklinde yarım felç (hemipleji) görülürse beyinde bir tıkanmanın veya kanamanın meydana geldiği düşünülmelidir. Bilinç kaybı birkaç dakikada tamamlanır ve hasta olduğu yere yığılır kalır. Bu nedenle hastalığa, inme (ictus apoplecticus) adı da verilmiştir. Genellikle bu anda yüz kırmızı bir renk almış ve ağız çarpılmıştır. Gözler, kanamanın olduğu beyin tarafa doğru ağız ise sağlam tarafa kaymıştır. Ayak tabanının bir iğneyle çizilmesi suretiyle aranan tepki de felçli tarafta ayak baş parmağı yukarı kalkar (Babinski tepkisi müspet), diz kapağı (patella) tepkisi kaybolmuştur. Hasta çok kere idrarını, hatta dışkısını kaçırır. Beyin-omurilik sıvısı kanlı olabilir. Bir- iki gün içinde ateş yükselmeye başlar, 40 derecenin üstüne çıkabilir.

Beyin Trombozu (Serebral Tromboz)

Arteriosklerozlu yani damar sertliği olan kimselerde çok kere uyurken gece başlar. Hasta idrar etmek için tuvalete giderken yere düşer, bilinç kaybı yoktur. Ağır vakalarda bilinç sonradan bulanıklaşır ve hasta komaya girer. Beynin geçici trombotik daralması önce kol ve ayakları zaman zaman uyuşması, konuşma bozukluğu (dizartri) gibi damar kısalması şikayetleriyle başlar. Bunlar geçici iskemik ataklar yani beynin zaman zaman kansız kalma belirtileridir. Sol hemiplejilerde genellikle konuşma normaldir, sağ hemiplejilerde konuşamama yani afazi vardır. İskemik atak geçirenlerde trombositlerin toplanmasını önleyici ilaçlar (aspirin) ve pıhtılaşmayı önleyici antikoagulan ilaçlar (coumadin) yarar sağlar.

Beyin Ambolisi (Serebral Amboli)

Her yaşta görülür. Hemipleji ve bilinç kaybı birden genç bir kimsede meydana gelirse önce beyin ambolisi düşünülür. Kalp hastalarında daha çok görülen bu durum, kan pıhtılaşmasına karşı gelen ilaçlarla (Heparin) tedavi edilebilir. Amboliyi tedavi eden ilaç beyin kanamasında ise tamamen zararlıdır. Bu yüzden ayrıca teşhis yapmadan tedaviye başlamak doğru olmaz. Felçli olarak yatan hastaların, beslenmesi, bakımı ve iyileştirilmesi (rehabilitasyonu) doktorun planladığı şekilde yürütülmeli, idmanlar, masajlar ihmal edilmemelidir.

Beyin Travması

Beyin Sarsıntısı, Komosyo:

Kafatasının sarsılması veya kırılması sonucu içindeki beyin dokusunun zedelenmesine beyin travması (concussion) denir. Ulaşım araçlarını sayılarının süratlerinin gittikçe artmış olması, günümüzde trafik kazalarını, insanlara diğer hastalık nedenlerinden daha fazla zarar verici bir duruma yükselmiştir.

Baş kemiklerinin çatlaması veya kırılması, beyin zarlarında ve damarlarında yırtılmaya, beyin kanmasına neden olabilir. Bazı baş travmalarında kemiklerde kırılma ve damarlarda kanama olmadan da beyin dokusunda bir sarsıntı meydana gelebilir. Kafaiçi basınç değişmesi sonucu sinir hücrelerinin ani olarak elektriksel boşalmaya uğraması ile insanda bilinç kaybı meydana gelir. bU tip beyin sarsıntılarını tıp dilinde komosyo (commotio cerebri) adı verilir. Bilinç kaybı kısa sürer, daha sonra baş ağrısı, baş dönmesi, uykusuzluk, sinirlilik gibi belirtiler ortaya çıkar. Bu arada amnezi denen bellek kayıpları görülebilir. Daha şiddetli darbeler beyin kontüzyonu denen durumu meydana getirir. Beyin kontüzyonu geçiren kimselerde konuşamama (afazi), koku almama (anosmi), yarım görme (hemianopsi) ve felç (hemipleji) gibi belirtiler ortaya çıkar. Kafa travması geçiren bazı kimselerde daha sonraları sara nöbetleri (Jackson epilepsisi) gelişebilir. Beyin sarsıntısı yani komosyo geçiren bir kimsenin bilinci yerine geldikten bir süre sonra uyuklama hali ile bilincinin tekrar bulunması halinde beyinde kanama sonucu bir hematom meydana geldiği düşünülmelidir. Bu arada nabız yavaşlaması, kusma, baş ağrısı ve kanama bölgesine bağlı olarak felçlerin meydana gelmesi, kanamanın varlığını ispatlayan belirtilerdir.

Başlangıçta belirti vermeyen hematomlar, devam eden ufak kanamalarla ve beyin-omurilik sıvısından su çekme sonucu büyüyebilir ve zamanla bir beyin uru gibi kafaiçi basıncını arttırarak belirti verebilir. Kanama beyin zarları arasında olduğu zaman ense sertliği, ateş yükselmesi ve bilincin kapanması gibi belirtiler görülür. Beyin-omurilik sıvısında kan bulunması ile teşhis konur.

Beyin sarsıntısı geçiren kimse en az 24 saat kontrol altında tutulmalıdır. Şok hali varsa serum ve kan transfüzyonları ile düzeltilmeye ve sinir hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilerek teşhis konmaya çalışılır. Bu arada enfeksiyonlara karşı antibiyotikler, beyin ödemine karşı hipertonik solüsyonlar damardan verilir. Kanamayı önlemek üzere kan durdurucu yani hemostatik ilaçlar kullanılabilir.

Bilinci kapalı olan hastalar mide tüpü ile beslenirler ve idrar birikmesini önlemek için mesaneye devamlı bir sonda bırakılır. Kafatası kırıklarında acil cerrahi tedavi, ancak beyne baskı yapan açık çökme kırıklarında yapılır. Beyin zarlarının iç kısmında gelişen subdural hematomlar veya kafatası kemiğinin altında ekstradural hematom şeklinde biriken kan toplanmaları bazı vakalarda ameliyat ile boşaltılarak hastanın hayatının kurtarılması mümkün olabilmektedir.

Beyin Tümörleri

Kafa boşluğunda beynin çeşitli bölümlerinde gelişen urlara beyin tümörleri denir. Kafa içinde basınç artmasına ve beyin ödemine bağlı olarak baş ağrıları, baş dönmesi (vertigo), kusma, konvülsiyon gibi genel belirtilerle kendini belli eder.

Beynin ön kısmında yani frontallobda oluşan urlarda ruhsal bozuklukların ve kişilik değişikliklerinin görülmesi karakteristiktir. Önceleri durgunluk, unutkanlık, sonra aşırı sinirlilik ve psişik bozukluklar meydana gelir. Bazı tümörler beyin zarında lokal iritasyona bağlı olarak Jackson tipi epilepsiye neden olabilirler.

Tümörün tuttuğu beyin merkezlerine göre, parietal bölgedekiler konuşma bozuklukları (afazi), oksipital bölgedeki tümörler hemianopsi şeklinde görme bozuklukları, koku, işitme ve görme halüsinasyonları, ufak veya büyük görme (mikroskopi veya makroskopi) gibi belirtiler meydana getirirler.

Baş dönmesi kulak çınlaması ve ilerleyici işitme kaybı ile beraber oluşan Menier sendromu beyin tümörlerinin tipik bir lokalizasyonu sonucu meydana gelir.

Beyin dokusundan çıkan urlara gliom denir, erken belirti verirler. Beyin zarlarından oluşan urlar yani meningiomlar beyne basınç yaparak, kendilerini gösterirler, beyin dokusuna yayılmazlar. Sinirlerden kaynaklanan urlar ise nörinom adını alırlar. Ayrıca beyin damarlarının urlaşması ile meydana gelen hemangiomlar veya çeşitli dokulardan oluşan mikst urlar da vardır. Bazı hastalıkların neden olduğu sifiloma, tüberkiloma ve aktinomikoma gibi urlar da kafa içinde görülen diğer urlardır.

Bütün bu tümörlerin müşterek belirtileri kafa içi basıncının artmasına bağlı olarak baş ağrısı şeklinde başlar. Birden başlayan ağrı bazen birkaç dakika, bazen 1-2 saat sürüp geçer. Öksürük, ıkıntı, bağırma, baş hareketleri gibi nedenlerle başlayan ağrılarda vardır. Bulantısız kusmalar, nabız yavaşlaması, görme bozuklukları, ruhsal değişmeler bulunabilir.

Tümörlerin motor alanları tutması halinde bazı reflekslerin kaybolması, bazı reflekslerin arması şeklinde görülür, hatta felçler meydana gelebilir. Hipofizin eozinofil hücrelerinden çıkan adenom şeklinde urlar gençlerde jigantizm denen devliğe, yetişkinlerde akromegali sendromuna yol açarlar. Bazofil hücrelerin adenomu Cushing hastalığına yani tansiyon yüksekliği, şişmanlık, kıllanma gibi belirtilere sebep olur. Hipofizin kromofob hücrelerinin adenomu ise hipopituitarizm sendromu yaparlar. Fröchlich sendromu da denen bu hastalık erkeklerde seksüel isteksizlik ve sekonder seks karakterlerinde gerilme ve kılların dökülmesi gibi belirtiler meydana getirir.

Ayrıca başka organlarda meydana gelen habis urların, örneğin akciğer, meme, deri, bağırsak ve böbrek kanserlerinin (Hipernefrom) metastazları da beyinde yerleşir. Beyin tümörlerinin bazıları beyin cerrahları tarafından ameliyatla tedavi edilebilmekte, bazılarına ise ancak sitostatik ilaçlar (BCNU,CCNU), kortikosteroidler veya radyasyon tedavisi uygulanabilmektedir.

Beyin urları kan muayenesi, beyin-omurilik sıvısının muayenesi, göz dibi muayenesi ve röntgen muayenesi gibi yardımcı muayene yöntemleriyle ve sinir hastalıkları uzmanı doktorların nörolojik muayenesiyle teşhis edilirler. Bazı hastaların göz dibi muayenelinde papilla ödemi vardır. Ayrıca serebral arteriografi (anjiografi), elektroansefalografi yani beyin elektrosu, radiozizotop tetkikler (sintigrafi), ultrason, ventrikülografi, tomografi, termografi gibi daha özel muayene ve teşhis metotları kullanılmaktadır.

<_script /><_script /><_script /><_script /><_script /><_script />

<- :: Sonraki Sayfa ->