16/2/2009

>> Aşık Veysel

Cumhuriyet dönemi sanatçılarındandır. Küçük yaşta geçirdiği bir hastalık sonucu görme yeteneğini yitirmiştir. Ancak dış dünyasının karanlığı onda zengin bir içdünya yaratmıştır. Şiirlerinde yurt ve toprak sevgisini işlemiştir. Aş­kı kendine özgü bir üslupla dile getirmiştir. Halk şiirinin bu son büyük ozanı, şiirlerinde yalın bir dil kullanmıştır. Kimi Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği de ya­pan sanatçının şiirleri Ümit Yaşar Oğuzcan tarafın­dan “Dostlar Beni Hatırlasın” adlı bir kitapta toplan­mıştır. Daha Geniş Bilgi: Aşık Veysel, 1894 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde doğdu. Fakir bir köylü ailesinin çocuğu olan Veysel, 7 yaşındayken geçirdiği çiçek hastalığından sonra sol gözünü kaybetti. Daha sonra da bir kaza geçirdi ve sağ gözünü kaybetti. Ancak sağ gözüyle sadece ışığı seçebilecek kadar görüyordu. Başına gelen bu felaketlerden sonra kendi kendine avunması için babası ona bir saz aldı. Ancak dış dünyasının karanlığı onda zengin bir iç dünya yaratmıştır. Baba dostları Molla Hüseyin ve yöre âşıklarından Aşık Alâ’dan ders aldı. Köylerine gelen gezgin halk ozanlarını dinledi. Bir süre sonra kendisi de gezgin halk şairi oldu ve 1928 yılından başlayarak yöredeki köy, kasaba ve kentleri dolaşmaya başladı. 1931 yılında, Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları tarafından kurulan “Halk Şairlerini Koruma Derneği”nin düzenlediği “Halk Şairleri Bay-ramı”na katılarak tanındı. Cumhuriyetin 10. yıl kutlamaların­da “Türkiye’nin İhyası Hazreti Gazi” dizesiyle başlayan şiiri okumak üzere, üç ay yürüyerek Ankara’ya geldi. Ahmet Kut­si Tecer‘in katkılarıyla, 1942-1944 yılları arasında, ülkenin değişik yerlerinde saz öğretmenliği yaptı. 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla, vatani hizmet tertibinden ‘ana dilimize ve millî birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı Aşık Veysel‘e maaş bağladı. 21 Mart 1973 tarihinde Şarkışla’da öldü. Şiirlerinde yurt ve toprak sevgisini işlemiştir. En çok sevilen şiirlerinden biri olan “Benim Sadık Yarim Kara Topraktır“da yurt ve toprak sevgisini işlemiştir. Aşkı kendine özgü bir üslupla dile getirmiştir. Halk şiirinin bu son büyük ozanı, şiirlerinde yalın bir dil kullanmıştır. Kimi Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği de yapan sanatçının şiirleri Ümit Yaşar Oğuzcan tarafından “Dostlar Beni Hatırlasın” adlı bir kitapta toplanmıştır. ESERLERİ Deyişler (1944) Sazımdan Sesler (1950) Dostlar Beni Hatırlasın (1970, bütün şiirleri)

16/2/2009

>> Gora

Eser Hakkında: 

Roman, birçok yazara göre Tagor’un en büyük eseridir. Onun hayat felsefesini yansıtması bakımından da çok büyük önem taşır. Gora, Tagor’un Hindistan’ın kurtuluşu hakkındaki fikir ve inançlarını yansıtmaktadır. Hindu dininde yapılması gereken yeniliklerı içinde toplayan Brahmo Samaş mezhebi romanda önemli bir yer tutar. Akıcı bir dille Hint gerçeği eserde ele alınmıştır.

Gora Özeti

Yağmurlu bir günde Binoy, birinci kattaki apartmanından dışarıyı seyretmektedir. Tam o esnada bir kaza olur. Bir faytonla bir kira arabası çarpışmıştır. Binoy, yardım etmek için hemen yanlarına koşar. Kaza yerinde yaşlıca bir adamla 17 yaşlarında bir genç kız vardır. Onları hemen evine alır ve doktor getirir. Doktor, adamı tedavi ettikten sonra ücreti Binoy öder. Yaşlı adam, ücreti ödeyeceğini söyelerek teşekkür edip oradan ayrılır. Binoy, genç kızdan çok hoşlanmıştır. Bir süre sonra, Satiş adında 7 yaşlarında bir erkek çocuğu, doktora ödediği ücretini getirip verir. Binoy, çocuktan ailesinin adını öğrenme fırsatı bulur. Yaşlı adamın ismi Pareş Babu’dur.
Binoy, arkadaşı Gora’nın evindedir. Gora, Hint Vatanse­verler Birliği’nin başkanlığı yapmaktadır. İkisinin arasında ufak tefek görüş farklılıkları olmakla birlikte birbirlerini çok sevmekte ve iyi anlaşmaktadırlar. Go­ra, arkadaşının Hindu inançlarına yeteri kadar bağlı olmadığını düşünmektedir. Anandamoyi, Gora ile Binoy’un aralarının açılmasına çok üzülmektedir. O, Hindu İnançlarının pek çoğu­na inanmamakta ve bu gibi sebeplerle iki çok iyi arkadaşın tartışmalarına anlam verememektedir.
Binoy, vicdanı rahatsız bir şekilde evine döner. Gora ile tartışınca annesi gibi sevdiği Anandamoyi’nin üzüldüğünü düşünür. Çocukken ailesini kaybetmiş olan Binoy, Ananda-moyi’i annesi gibi sevmektedir. Akşam olunca Gora’nın evi­ne gider. İkisinin arasında Hindistan’ın kurtuluşu adına bir konuşma geçer.
Gora’nın babası Krişnadayal, kendisini tamamen Hindu dinine vermiş, sofu bir adamdır. Oğlunun Hindu dinine bu kadar girmesini istememekte ve ona bu dini anlayamacağını söylemektedir. Gora, bir türlü buna anlam vermemektedir. Anandamoyi ikisinin aralarını bulmak için çırpınıp durmak­tadır. Anandamoyi gerçeği Gora’ya anlatmak istemekte; fakat kocası kasttaki yerinin sarsılacağından ve cezalandırılaca­ğından korktuğu için ona engel olmaktadır. Gora, aslında yanlarına sığınmış bir İrlandalının oğludur. Anne ve babası ö-lünce Anandamoyi onu büyütmüştür. Fakat bu, Hindu dinin­de ve geleneğinde büyük bir suçtur.
Bu arada Binoy, perhizini bozarak Anandomoyi’nin oda­sında Hristiyan bir hizmetçinin hazırladığı yemekleri yiyerek Hindu dinine ilk başkaldırısını gerçekleştirir. Ondan sonra Pa-reş Babu’nun evine gider. İlk defa, erkeklerden kaçmayan genç kızlarla karşılaşır burada. Özellikle Lolita’dan çok etkile­nir. Orada bütün inançlarına aykırı olarak bu genç kızlarla bir erkek arkadaş gibi samimi olur, hazırladıkları yemeklerden yer. Hiçbiri kast sistemine, putlara inanmamaktadır. Hristi-yanhğa daha yakındırlar. Binoy’a bu konuyla ilgili sorular so­rarlar. Pareş Babu ve ailesinin bu huzurlu yaşamı onu derin­den sarsar. Aynı gün, babasının arkadaşı olan Pareş Babu’yıı ziyarete Gora da gelir. Fikri ayrılıklardan dolayı özellikle Go­ra ve Suşarita’nın nişanlısı arasında bir tartışma olur.
Yolda, Binoy ile Gora arasında da bir tartışma olur. Go­ra, o ailenin yanına gittiği için Binoy’u suçlar. Binoy arka­daşını çok sevmektedir. Onunla ilişkisinin bozulmasını iste­mez. Fakat Pareş Babu ailesinden, inançlarından ve kızların­dan çok etkilenmiştir. Bu yüzden, Gora’nın ağabeyi Mo-him’in kızıyla evlenmesi teklifini kabul eder. Böylelikle Go­ra’nın ailesine dahil olacak, Pareş Babu ailesinden uzaklaşa­caktır. Bu teklifi duyan Gora önce karşı çıkar, ona göre Binoy sürekli Hindu inançlarında olacak biri değildir. Sonra kabul­lenir, arkadaşı ile arası düzelir.
Bu arada, Suşarita dar kafalılığı yüzünden nişanlanmak üzere olduğu Haran’dan gittikçe soğumaktadır. Haran Babu, ise nişan gününe biran önce karar verilmesini istemektedir.
Binoy ise gitgide Pareş Babu’nun kızları ile olan samimi­yetini artırmaktadır. Onları sirke dahi götürür. Bunun duyan Gora ile aralan iyice açılır. Binoy, yavaş yavaş Mohim’in kızı ile evlenme fikrinden caymaktadır.
Bir gün, Gora ile Binoy beraber Pareş Babu’nun evine giderler. Aralarında yine bir din çatışması olur. Kızlar, Go-ra’dan ve fikirlerinden çok etkilenir. Gora gittikten sonra Ba­roda, yargıcın evinde oynanacak piyeste Binoy’un oynaması için ısrarcı olur. Lolita’nın da etkisiyle Binoy kabul eder. Bu arada Gora, Suşarita’dan çok etkilenmiştir. Hayatında ilk kez bir genç kızın varlığını hissetmiştir. Bunun için kendisine çok kızar ve kendini tamamen dine vermeye zorlar. Yaya bir ge­zintiye çıkıp, yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmeye karar verir. Böylelikle Pareş Babu’nun evine bir daha gitmeyecek­tir. Annesinden izin alır ve kısa bir yolculuğa çıkar.
Piyes için çok iyi hazırlanan Binoy, Lolita’yı kendisine hayran bırakmak için kendi bölümüne çok iyi hazırlanır ve gerçekten İngilizcesine herkes hayran olur. Suşarita’yı da bir düşüncedir almıştır. Gora’nın düşüncelerinden çok etkilen­miştir. Sürekli odasında kitap okumaktadır.
Gora şehirden ayrılınca Binoy daha rahat bir şekilde Pa­reş Babu ailesiyle daha yakın ilişki kurar ve Lolita ile ara­larında platonik bir aşk başlar.
Halkın yoksulluğunu ve adaletsizliği yakından gören Go­ra’nın başı yargıçla belaya girer ve hapse atılır. Bunun üzeri­ne haksızlığa hiç dayanamayan Lolita, tam yola çıkacakları zaman Binoy’u yanına çağırarak yargıcın evindeki piyeste rol almamaya karar verir. Ne büyük bir düşman kazandığını umursamamaktadır. Binoy’la beraber evine geri döner. Ba­bası bu olaya hiç karışmaz. Yalnız evde bir misafir vardır: Su­şarita’nın teyzesi. Koyu bir Hinduist olan bu kadın, ailesi onu terk edince buraya sığınmıştır.
Ertesi gün Bayan Baroda eve dönünce Lolita’yı çok a-zarlar. Bu arada durumlardan iyice yıpranan Binoy da Anandamoyi’nin yanında kalmaya ve arkadaşının yokluğunu his-settirmemeye çalışır. Anandamoyi Binoy’un Lolita’ya olan hislerini anlar. Lolita da Binoy’u sevmekte fakat bir Hindu genciyle evlenmesinin olanaksızlığını bilmektedir.
Suşarita eve gelen teyzesi ile gittikçe yakınlaşır ve ba­basının da iznini alarak teyzesiyle onlara yakın bir yerde olan evine taşınır. Haran’in nişan teklifini de kesin olarak redde­der. Çünkü içten içe Gora’yı sevmektedir.
Bu arada Lolita ve Binoy bütün engellere rağmen evlen­meye karar verirler. İkisi de dinini değiştirmeyecek, birbirleri­ne hoşgörülü davranacaktır. Bu, o dönem Hindistan’ında ka­bul edilemez bir durumdur. Anadamoyi onların en büyük yardımcısıdır. Onlar için elinden geleni yapmaktadır.
Gora, hapisten eve döner. Olan bitenleri duyunca Bi-noy’la kavga eder, onu dinine sadık olmamakla suçlar. Fakat Suşarita ile engel olamadığı bir samimi ilişki kurar. Zamanla ona karşı farklı hisler beslediğini anlar. Suşarita’nın teyzesinin onu bir başkasıyla evlendirmek istediğini öğrenince duygu­larından emin olur ve kendini ondan uzaklaştırarak Tanrı’ya adamaya karar verir. Suşarita da Gora’nın düşüncelerinden etkilenerek Hindu olmaya karar verir.
Bütün yakınların karşı çıkmasına ve Brahmo Samaj ile Hindu dinince kabul edilmemesine rağmen Binoy ile Lolita evlenirler. Bu süre içinde tek destekçileri Pareş Babu’dur.
Gora, tüm olup bitenlerden sonra kendini tanrıya ada­maya karar verir ve arınma töreni için Ganj nehri kıyısındaki yer hazırlanmaya başlar. Babası buna karşı çıkar. Gora, zaten kafası karışık olduğu için hiçbir anlam veremez. Gora, tam arınma işlemine geçeceği sırada törene biri gelir ve babasının ölmekte olduğunu, onu yanına çağırdığını haber verir. Ken­dini ölüm döşeğinde sanan Krişnadayal, Gora’ya gerçeği an­latır ve onun bir ingiliz soyundan geldiğini söyler. Bütün geçmisi, değerleri, inançları, ailesi sarsılır. Gora âdeta yıkılır. Ar­tık kastı da olmadığından dinini yitirmiştir. Hemen Suşari-ta’nın yanına giderek onları ayıran bir kastın ve dinin olma­dığını, evlenebileceklerini söyler. Sevincini paylaşmak için daima annesi olarak göreceği Anadamoyi’nin yanına koşar.

16/2/2009

>> Drina Köprüsü

Eser Hakkında:

Bu eser İvo Andriç’in en ünlü romanıdır. Birçok kez basılan bu eser 1961 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü almıştır. Eserin ana kahramanı Drina köprüsüdür. Köprünün kaderiy­le aynı kaderi paylaşan insanların hayatı, gelenek ve görenek­leri, inançları ele alınmıştır. Romanda köprü aracılığıyla Os­manlı Devletinin çöküş süreci ve Birinci Dünya Sa­vaşı da anlatılmıştır.

Drina köprüsü Özeti:

Drina, sarp dağlar arasında akan bir ırmaktır. Drina’nın sağ tarafında Vişegrad kasabası bulunmaktadır. Sol kıyısında ise bir başka mahalle vardır. Kasaba ve mahalleyi birbirine bağlayan çok güzel bir köprü vardır: Drina köprüsü. Köprü, Bosna’yı Sırbistan’a, Osmanlı İmparatorluğuna, hatta İstan­bul’a bağlayan biricik bağdır. Köprünün sol tarafında yaşa­yan Hristiyanlarla sağ tarafında yaşayan Müslümanlar iç içe yaşamaktadır.
Köprü yapılmadan önceki devirlerde, köprünün hayalini ilk kez, buradan 1516′da İstanbul’a götürülen bir oğlan çocu­ğu kurmuştur. Bu çocuk, Osmanlı’nın ünlü sadrazamı Sokul-lu Mehmet Paşa’dır. Drina yakınlarında bir köyde Hristiyan bir aileye mensup olan Sokullu Mehmet Paşa on yaşlarında devşirme olarak Osmanlı sarayına, götürülmüş, kısa sürede yükselmiş, Osmanlı İmparatorluğunun genişlemesinde çok büyük katkıları olmuştur.
Sokullu Mehmet Paşa, hâlinden çok memnun olmakla birlikte bazen asıl memleketini ve Drina’yı hatırlamakta, için­de buruk bir acı hissetmektedir. Bu acıyı dindirmek için, Dri-na’ya çok mükemmel bir köprü inşa ettirmeye karar verir.
Sokulu Mehmet Paşa’nın karar verdiği yılın ilk baharın­da inşaat başlar. Kasabaya çok kalabalık bir kafile gelir. Köp­rünün mimari Abid Ağa’dır. Geldiği ilk gün halkı, acımasız­lığıyla korkutur. Sonbahara kadar inşaat devam eder,-köprü­nün birinci kısmı sona erer. Abid Ağa, baharda geri dönece­ğini, döndüğünde köprüyle ilgili en ufak bir zarar olursa hal­kın tamamını cezalandıracağını söyler.
İlkbaharda yanında Dalmaçyah taşçılarla yeniden gelir. İşçilerin çokluğu kasabayı huzursuz etmekte; fakat kasabalı korkudan ses çıkaramamaktadır. Abid Ağa, halktan pek çok kişiyi köprüde karşılıksız çalışmaya zorlamaktadır. Köylüler isyan etmeye başlar, köylülerden Radisav adında biri halkı ga­leyana getirmektedir. Gece, geç saatlerde hıncından köprüye zarar verir. Radisav yakalanır. Radisav’ın önce tüm vücudu­na kızgın zincirler vurulur, halkın önünde kazığa geçirilir. Bu olay, Abid Ağa’nın katı yürekliliğini ve korkunçluğunu köylü­ye daha iyi gösterir. Gece olunca işkenceden ölen adamı ya­kınları gizli bir şekilde Drina’nın yakınlarında bir mezara gö­merler. Aralık ayındaki sert kışla işkenceler ve inşaata tekrar ara verilir ve Abid Ağa kafilesiyle köyden ayrılır.
İlkbaharda inşaat için gelen Abid Ağa değildir. Abid A-ğa’nın köyde yaptığı eziyetler sadrazamın kulağına gitmiş, sadrazam Abid Ağa’yı sürgüne göndermiştir. Abid Ağa’nın yerine gelen Arif Bey, yine bir kafileyle gelir. Arif Bey, son hızla köprünün yapımı için uğraşırken herkese hakkını öde­mektedir.
Yıllar geçmekte, köprü ve yanında yapılan han çok ya­vaş ilerlemektedir. Kasabadakiler yavaş yavaş köprüden ümitlerini kesmişlerdir. Bu arada kasabalının hemşehri olarak gördüğü Sadrazam Mehmet Paşa öldürülmüştür. Bir cuma maiyetiyle birlikte camiye giderken meczup bir derviş sadaka istemek için sadrazama elini uzatır. Sadrazam para verilmesi için emir verip arkasına döndüğünde derviş bir kasap bıçağı ile sadrazamı öldürür. Kasaba bu olayı duyduğunda çok üzülür. Drina üzerindeki muhteşem köprü ve han onun eseri olarak sonsuza dek yaşayacaktır.
Köprü yapıldığından bu yana, bir yüzyıl geçmiştir. XVII. yüzyılın sonlarında kasabada değişiklikler olmaya başlar. Türk orduları Macaristan’dan çekilmektedir. Bosna’da sadece bu olay konuşulmaktadır. Askerlerin çekilmesiyle buralardaki vakıf malları imparatorluğun sınırları dışında kalır. Han ve köprüdeki hizmetkârların parası ödenmemekte, bu binalar gittikçe bakımsızlaşmaktadır. Hanı, Davut Hoca idare etmek­te, yardım için başvurduğu her yerden eli boş dönmektedir.

Han, gittikçe bakımsızlaşmakta, ziyaretçileri her geçen gün azalmaktadır. Bu yüzyılda, Drina için önemli olaylardan biri de, kasabayı birkaç yıl gerisine sürükleyen sel felaketidir.
Sırbistan’daki ayaklanmalar Bosna’yı da etkilemektedir. Asiler kasabadaki Müslüman ve Hristiyanlan aynı derecede rahatsız etmektedir. Kasabaya dışardan gelenler bir karakol ve kulübe yaparlar. Sırp isyanı bastırılmasına rağmen bu toprak­larda, devlet ciddi tedbirler almaktadır. Bu yüzden, masum misafirler olan Yelisey ve Mile, karakol tarafından halkın gözü önünde öldürülür. Böylelikle halk sindirilmiş olmaktadır. Dri­na köprüsü, bu cesetlerin atıldığı bir yer olmuştur. Kasabalı artık bu köprünün yanından dahi geçmek istememektedir.
XIX. yüzyılın ortalarıdır. Osmanlı, gitgide sınırlardan çe­kilmekte, siyasi dengeler değişmektedir. Bu değişikliklerle bir­likte kasabada veba ve kolera salgını olur. Bununla birlikte, halk bu etrafına kapalı kasabada sessiz, sakin yaşamaktadır. Bununla birlikte, kasabada bazı olağan dışı olaylar cereyan etmektedir. Olay, Velyi Lug’la Nezuka’nın hikâyesidir. Velyi Lug, kasabanın en önde gelen ailelerindendir. Avdaga Os-managiç ise hatırı sayılır bir toptancıdır. Yeni evlenme çağına gelmiş bir kızı vardır. Kızı Fato, güzelliğiyle ün salmış bir genç kızdır. Kasabadaki bütün gençler, kızın kibarlığından bahset­mektedir. Pek çok kişi evlenme teklif etmiş; fakat ret cevabı almıştır. Nezuka köyünde de Hamziç kardeşlerin evleri bulun­maktadır. Avdaga Osmanagiç, kızını Hamziçlerden biri ile ev­lendirmek isteyince Nezuka kendini Drina köprüsünden ata­rak intihar eder.
Kara Corc isyanından sonra Sırbistan’da isyan çıkmıştır. Sınır boylarında Sırp ve Müslüman evleri yanmaya başlar. Osmanlılarla Sırplar arasındaki savaş bir süre yatışsa da içten içe bu alanlar kaynamaktadır. Avusturya ordusunun Bos­na’ya gireceğine dair söylentiler baş gösterir. Bosna’yı padi­şahın hiç karşı koymadan bıraktığı söylentileri yayılmaya başlamıştır. Yalnız, Plevlie müftüsü Avusturyalılara direneceğini söyleyerek Drina’ya gelir, amacı yardımcılar toplamaktır. Mü­tevelli Ali Hoca, bu isyana karşı çıkar. Kasabanın eskiden zen­gin, önde gelen ailelerinden birine mensup olan Ali Hoca, dü­rüst, bilgili, mantıklı bir insandır. Silahlı bir direnişin ancak hal­ka zarar vereceğine inanmaktadır. Ona Plevlie müftüsü, “ga­vur, vatan haini” ithamlarında bulunur. Aralarındaki kavga gittikçe büyür. Halkı galeyana getiren müftü, Ali Hoca’nın ku­lağından köprüye çivilenmesini sağlar. Ali Hoca hareket ettik­çe canı yanmaktadır. Ancak Avusturya ordusunun kasabaya girmesiyle bir hasta bakıcı sayesinde kurtulur.
Kasabaya Avusturya birlikleri hâkim olmuştur. Müslü­man evlerinde umutsuzluk, Hristiyan evlerinde ise güvensiz­lik vardır. Kasabadaki din temsilcileri İbrahim Molla, Müder­ris Hüseyin Efendi, Rahip Nikola, Hahambaşı Davit Levi A-vusturya albayını karşılamak üzere çağrılmıştır. Dördü de çok korkmaktadır. Onları neyin beklediğini bilmemektedirler. Hepsi hoşgörü içinde yaşayan bu farklı din temsilcileri aynı zamanda birbirleriyle dosttur. Albay, kasabada düzenin ko­runması gerektiğini, aksi takdirde cezalandırılacaklarını söy­ler. Hepsi derin düşüncelere dalmış şekilde evlerine dönerler.
Birkaç gün sonra hayat eski seyrini alır. Fakat işgal altın­da yeni bir çağ başlamıştır. Kasabanın her yerinde askerden daha bol bir şey yoktur. Kasabanın görünüşü her geçen gün değişmektedir. Kuruş ve para ile hesaplar görülmeye baş­lanmıştır. Ağaçlar kesilmekte, yollar onarılmakta, yeni yollar yapılmakta, belediyeye ait binalar inşa edilmekte, mağazalar açılmaktadır. Taş Han ise yıktırılmıştır. Yerine bir kışla yapıl­mıştır. Kasabada tek değişmeyen ve ayakta kalan şey “Drina Köprüsü” dür.
Kasaba gece gündüz aydınlık, modern bir şehir görünü­mü almıştır.. On iki yıl önce kasabaya gelen Milan, kasabada­ki eğlencelerden faydalanan kişilerin en önde gelenidir. Milan, kumar oynayarak bir gecede tüm servetini kaybetmiştir. Buna dayanamayan Milan İntihar eder. Cenazesinin Hristi­yan mezarlığına gömülüp gömülmeyeceği sorun olur. Rahip Nikola’nın hoşgörüsü Hristiyan mezarlığına gömülmesini sağlar.
Zorunlu askerlik uygulaması kasabadaki gençleri etkile­miş, işgal yıllarında işaretlenen evlerdeki gençler zorla askere alınmıştır. Önce dehşetle karşılanan bu olay zamanla kasaba­da olağan bir hadiseye dönmüştür.
19.yüzyıhn sonlarında kasabada bir sükûnet baş göster­miştir. Kasabada çeşitli imkânlar serilmiştir. Kasabadaki Sırp­lar ve Yahudiler giyimleri ve davranışları ile yabancılara ben­zemeye çalışmaktadır. Kasabaya yerleşen memurlar hayatı etkilemektedir. Halk farkında olmadan fazlaca vergi ödemek­tedir. Müteahhitler, mühendisler, işçiler gelmektedir. Kasaba­da para artmakta; fakat alım gücü azalmaktadır. Bir de kasa­baya otel açılmıştır. Oteli açan Debore ve Mina’dır. Lotika, oteldeki eğlenceleri yürütmektedir. Zengin ve hovarda genç­ler, bu otelin müdavimleri olmuştur. Lotika, oldukça popüler bir kişidir. Otelde patırtı çıkaran müşterilere gereken ceza ve­rilmektedir. Bu arada Tekgöz isimli saf bir adam, kasabanın en güzel kızı Paşa’ya âşık olur. Paşa, zengin bir adamla evle­nince dünya başına yıkılır. Drina’nın buz tutmuş yüzeyinde yürür fakat ölmez.
İşgal altında yirmi yıl geçmiştir. Avusrurya-Macaristan Krallığında bazı olaylar yaşanmaktadır. Kraliçe Elizabeth bir İtalyan tarafından öldürülür. Bundan kasabada tek etkilenen kişi İtalyan Pierro Usta’dır. Kasabadaki halk bu suçsuz adama sırf İtalyan olduğu için katil damgası vurur. Kasabadaki de­mir yolu yapımı bitmiştir. Ali Hoca, bu demir yolundan dola­yı aşırı kaygı duymaktadır.
1908 yılıdır. Fiyatlar yükselmiş, kâğıt para, hisse senetle­ri iniş çıkışlara başlamıştır. Sırbistan’da taht değişikliği baş göstermiştir. Kasabada askeri otorite etkisini gittikçe artırmaya başlar. Demir yolunun yapılması kasabaya daha çok askerin gelmesine neden olmaktadır. Dünyadaki savaşlar bu kasaba­da da etkisini hissettirmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması Müslüman halkı derinden üzmektedir. Sırplar ise çok rahattır. Kasabanın gençleri, Viyana, Prag, Zagrep gi­bi üniversitelerde öğrenim görmeye başlamıştır. Kasabaya döndüklerinde direniş için toplanmaktadırlar. Kasabadaki otel de artık iyi işlememektedir.
1914′te, Drina köprüsü üzerindeki hikâyenin son yılı ge­lir. Arkası kesilmeyen bombardıman yüzünden köprüden ar­tık hiç kimse geçmemektedir. Köprünün etrafındaki mahalle­ler de bombardıman yüzünden boşalmıştır. Fakat Ali Hoca, bütün uyarılara rağmen dükkânını terk etmez. Evine döner­ken Ali Hoca “Allah’ın Drina’yı terk ettiğini” düşünürken yol­da can verir.

16/2/2009

>> Fareler ve Insanlar

Eser Hakkında:

Yazar, bu eserini Burns’un, “İnsanlar ve fareler hiçbir zaman hayellerini gerçekleştiremezler.” sözünden yola çıkarak kaleme almıştır. Yalnız in­sanların hayatını etkileyici bir biçimde anlatan Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck‘in en ünlü ve çok okunan romanlarından biridir, insan ilişkileri, dostluk duy­gularını ele alışı yönüyle oldukça güzel bir eserdir. Özellikle, ırk ayrı­mına da dikkat çekmesi bakımından oldukça önemlidir.

Fareler ve insanlar Özeti

George ve Lennie çiftliklerde işçilik yapan iki arkadaştır. George ufak tefek, canlı, yanık tenli, keskin bakışlı birisidir. Lennie ise iri bir yapıya sahiptir. George ve Lennie iki zıt ku­tup oldukları hâlde aralarında büyük bir dostluk vardır. Çalış­mak için çiftlik ararlarken bu dostluk daha da pekişmiştir. Be­raberce birçok şey yaşamışlardır. Birbirlerine çok bağlanmış­lardır.
George akıllıdır, işini bilir. Tabiatı sever. Lennie ise büyük bir kuvvete sahiptir. Fakat bir çocuk ruhuna ve zekâsına sa­hiptir. Hâlleri, davranışları çocukçadır, aptalcadır. Lennie’nin yumuşak bulduğu her şeyi okşama alışkanlığı vardır. İki arka­daş Soledad kasabasının çiftliğinden bir iş haberi alırlar ve hemen yola koyulurlar. Oraya vardıklarında; çiftliğin patro­nu, George ve Lennie’yi iyi karşılamaz. Patron’un oğlu Cur­ley de bu iki arkadaştan memnun kalmaz. Curley, ufak tefek olduğundan Lennie gibi iri vücutlu insanları sevmez, nefret eder. Curley, ayrıca, kendisini aldattığını duyduğu karısından dolayı da bu iki arkadaşa iyi davranmaz. George ve Len­nie’nin en iyi arkadaşları, Slim’dir. George ve Lennie’nin planları bu çiftlikte bir ay çalışıp kendilerine bir çiftlik satın al­maktır. Bu çiftliği almak için, çiftlikte çalışan yaşlı adam Candy’nin de parasını almayı düşünmektedirler.
Lennie’nin tek isteği ise evlerindeki tavşanlara kendisinin bakmasıdır. Çiftlikte bir de seyis vardır. Ama zenci olduğu için diğer çalışanlar tarafından dışlanmaktadır. Çiftlikte iş bittikten sonra nal oyunu oynanır. Çiftliktekilerin tek eğlencesi, bu oyundur. O sırada Lennie samanlıkta Slim’in ona verdiği köpekle oynamaktadır. Ancak daha önce fareyi severken öldürdüğü gibi bu köpek yavrusunu da severken öldürür. Da­ha sonra Lennie’nin yanına Curley’nin karısı gelir. Lennie kadınla biraz konuştuktan sonar, kadın, “Benim saçımda yu­muşaktır gel benimkini de okşa.” der. Lennie tuttuğu saçı bırakmaz. Kadın korkuya kapılır ve çığlıklar atar. Lennie, bu­na sinirlenerek kadının ağzını kapatır ve istemeden onu öldü­rür. Oradan hızlıca kaçar. Bunun üzerine başta Curley olmak üzere herkes, Lennie’yi aramaya çıkar. Lennie ise daha önce­den başlarına bir olay gelirse saklanacaklarına dair George ile anlaştıkları çalılıkların arkasına kaçmıştır. Lennie elindeki küçük ölü köpek yavrusuyla George’u beklemektedir. Ancak Gorege, Lennie’yi bulduklarında öldüreceklerine inandığı için korkar. Lennie sahip olacakları evi ve bakacağı tavşanları hayal ederken bir el silah sesi duyulur. Curley ve çalışanlar yanlarına geldikleri zaman Lennie’yi yerde ölü bulurlar. Olay, George’u derinden etkiler; çünkü Lennie’yi vuran kendisidir. Daha sonra Slim’Ie birlikte olay yerinden uzaklaşır.

 

Fareler ve insanlar Karakterleri (Kişileri):

George: Çiftliklerde işçi olarak çalışan işçi Lennie’nin en yakın arkadaşıdır. Dostluk, arkadaşlık duygularına büyük önem vermektedir. Lennie’ye her zaman yardım eder.
Lennie: George’un en iyi arkadaşıdır. Bir çocuğun ze­kâsına sahiptir. Saf ama çok güçlü biridir.
Candy: Tek kolu yoktur. Çiftliğin yaşlılarındandır.
Curley: Çiftlik sahibinin oğludur. Kendini beğenir. İn­sanlara küçümseyici gözle bakan birisidir.
Crooks: Çiftlikteki seyistir. Zencidir. Zenci olduğundan dolayı, diğer İnsanlar tarafından dışlanır.

16/2/2009

>> Derviş ve Ölüm

Eser Hakkında:

Selimoviç’in 1962′de yazmaya başlayıp 1966′da ta­mamladığı eser, Türkçede ilk olarak 19732 yılında yayımlan­mıştır. Meşa Selimoviç‘in eserinin başına koyduğu açıklamaya göre3, 1942 yılında faşist Hırvat güçler tarafından kurşuna dizilen ağabeyinin ölümü, kendisi üzerinde büyük bir etki uyandır­mıştır. Daha o dönemden itibaren bu trajediyi yazmak iste­miştir. Ancak kişisel olduğu kadar evrensel boyutu da olan böyle bir konuya, olayın sıcaklığı geçmeden duygusal yakla­şabileceğini ve yeterli ifade kudretine sahip olmadığını dü­şünerek planını devamlı ertelemiştir. Ancak 1962′de bu ko­nuda yazabileceğine inanmış ve Derviş ve Ölüm‘ü yazmaya başlamıştır. 1962′de artık bu konudaki romanını yazabileceğine inanan yazar, eseri üzerinde çalışmaya başlamış ve dört yılda bitir­miştir.

Derviş ve Ölüm Kahramanları (Kişileri):

Şeyh Ahmet Nureddin: 40 yaşlarında bir Mevlevi şey­hidir, iyimser, insanları seven, hoşgörülü bir yapısı vardır. An­cak, tam bir şeyh olarak nitelemek de mümkün değildir. Kar­deşinin haksız yere öldürülmesi, onda çok büyük bir etki uyandırır. Değişim yaşayarak, sistemle mücadele etmeye başlar.

 

Derviş ve Ölüm Özeti

Kalem ve hokkanın şahitliğe çağrılmasıyla başlayan eser, Mevlevî tekkesi şeyhi Ahmed Nuredddin’in hatıralarını içeren toplam 16 bölümden oluşmaktadır. Her bölümün başına Kur’an-ı Kerim’den ayetler veya mana değeri yüksek vecize­ler konulmuştur.
Yazarın, hayatında devrime inanan sadık bir vatandaş ol­masına rağmen, devrim tarafından cezalandırılması, duygu­larıyla politik fikirlerinin çatışmasına sebep olmuştur. Roman­da bu çatışma, birinci kahraman Mevlevi tekkesi şeyhi Ahmed Nureddin’in duyguları ile inancı arasında meydana gelir. Ahmed Nureddin bir derviştir ve temsil ettiği misyon ge­reği hoşgörülü olmalıdır. Ne var ki olaylar onu, her geçen gün, hoşgörüden uzaklaştırıp nefrete doğru götürmektedir. Roman, bir Hıdırellez gecesi başlar. İnsanların hayvanca eğlenceleriyle geceyi dahi kana buladıkları bu Hıdırellez ge­cesinde Ahmed Nuretddin’i, kendi iç muhasebesinde insan­lara acıyan ve gidişatı kötü gören; bununla beraber, kendi ko­numuyla da çok barışık olmayan bir şeyh olarak görürüz. Ah­med Nureddin’in kardeşi Harun, tam olarak belli olmayan bir suçtan dolayı kaleye4 hapsedilir. Ahmed Nureddin, kardeşini kurtarmaya çalışır. Ne var ki kısa zamanda acı gerçekle karşı­laşır: Kardeşi hapisteyken öldürülmüştür. Olayın peşini bırak­mayınca yönetimdeki gizli güçlerle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Kendi düzenlerini kuran ve insanlar üzerinden çıkar sağlayan dönemin yöneticileri, Ahmed Nureddin’in kardeşi­nin ölümünü fazlaca kurcalaması sebebiyle, onu da hapse atarlar.

Şeyh Ahmed Nureddin hapiste çok sıkıntılı bir dönem geçirir. Gerek hapsedilme süreci, gerekse hapisteyken yaşa­dıkları, onda dervişlikten gelme hoşgörü ve itaat duygularını yok eder. Hapisten çıktıktan sonra düzene karşı isyan bay­rağını açar. Hem vicdanını hem hayatını kurtarma mücade­lesine soyunur. Bütün bu değişimleri yaşarken nefret duygu­ları da olabildiğince gelişir. Tekkeyi terk eder. Şeyhlikten u-zaklaşır. Ancak Ahmed Nureddin, güçsüz olması sebebiyle, kendine ve kardeşine eziyet edenlere karşı koyamaz. Yine kendisi zarar görür. Ahmed Nureddin’i isyana zorlayan, tek­keyi terk ettiren siyasi durum ve kişiler en sonunda onun da ölüm fermanını hazırlarlar.
Romanda olay fazlaca yoktur. Daha ziyade, dervişliği ile dönemin siyasi ve sosyal şartlan arasında sıkışan bir şeyhin dramı anlatılır. Onun dile getirdiği şu düşünceler, Ahmet Nu­reddin’in içinde bulunduğu sıkıntıyı özetler:
“Şimdi ben neyim? Ödlek bir kardeş mi, yoksa inançsız bir derviş miyim? insanlara olan sevgimi mi yitirdim, yoksa inancım mı zayıfladı? İnsan şeklini mi, inancımı mı yoksa iki­sini birden mi yitirdim ben?”

<- :: Sonraki Sayfa ->